|
ATATÜRK'ÜN ÜSTÜN KİŞİLİĞİ
"Bugüne dek elde ettiğimiz başarı, bize ancak gelişme ve uygarlığa bir
yol açmıştır... Bize ve bizden sonra gelenlere düşen görev,
bu yol üzerinde tereddütsüz ilerlemektir." -Mustafa Kemal
Atatürk-
Cumhuriyet tarihi boyunca Ulu Önder Atatürk hakkında sayısız
eserler kaleme alınmış, pek çok konferanslar, seminerler ve
söyleşiler düzenlenmiş, birçok yorum ve değerlendirmeler yapılmıştır.
Elbette Atatürk çok büyük bir komutan, güçlü bir devlet adamı,
kararlı bir devrimcidir. Gerek kendi milleti gerekse tüm dünya
milletleri için çok büyük bir kahraman, eşsiz bir siyasi dehadır.
Gerçekten de tüm bu vasıflar Atatürk'ü tanımlamakta son derece
belirleyici unsurlardır. Ancak tüm bunların yanı sıra Atatürk'ün
güçlü şahsiyetini ve medeni kişiliğini belirleyen, onun insani
ve sosyal yönünü ortaya koyan üstün karakter özellikleri de
vardır: tevazusu, hoşgörüsü, barışçı ve uzlaşmacı kişiliği,
akılcı ve duygusallıktan uzak yapısı, milli ahlak anlayışı,
dinine karşı olan hassasiyeti, giyim ve kuşamına, temizlik
ve bakımına, sanat ve estetiğe, sofra adabına verdiği önemi
bunlar arasında sayabiliriz.
İşte bu bölümde Atatürk'ün bu medeni kişiliğini, sosyal ve beşeri
açılardan ele alacak, onun üstün karakter özelliklerine değinerek
her Türk insanının örnek alması gereken vasıflarına yer vereceğiz.
Bununla birlikte halen günümüzde Atatürk'ün bu üstün vasıflarını
üzerinde yaşatan ve yaşatmaya da kararlı olan şanlı Türk ordusunun
eşsiz askeri kişiliğinden örnekler vereceğiz. Atatürk'ün,
değerli Silahlı Kuvvetler mensupları üzerinde tecelli eden
seçkin özelliklerini ele alacağız.
Burada önemli olan nokta ise nihai hedefin, Atatürk'ün müstesna
şahsiyetinin vatandaşlık şuuruna varmış her Türk ferdi tarafından
örnek alınması ve yaşanır hale gelmesidir. Zira, 70 milyonu
bulan genç ve dinamik nüfusuyla, dev adımlarla büyüyen ekonomisiyle,
Adriyatik'ten Çin Seddi'ne kadar uzanan kültürel etki alanıyla,
en büyük çalkantıların dahi sarsamadığı örnek iç istikrarıyla
Türkiye, hiç şüphesiz ki, 21. yüzyıla damgasını vuracak ülkeler
arasında bulunmaktadır. Böyle bir ideal içinde elbette millet
olarak örnek alınacak bir karaktere ulaşılması gerektiği de
açıktır. İşte bu noktada Büyük Önder'in müstesna kişiliği,
her konuda olduğu gibi Türk insanına örnek olmaya ve ışık
tutmaya devam edecektir.
BİR EYLEM İNSANI ATATÜRK
Atatürk’ün belki de en önemli vasfı bir eylem insanı olmasıdır.
Yani düşündüklerini sadece lafta bırakmaması, onu gerçekleştirmek
için derhal harekete geçip ortaya somut birşeyler koymuş olmasıdır.
O yüzdendir ki, Avrupalıların "Hasta Adam" diye nitelediği
bir milleti ayağa kaldırmıştır. Ortaya koyduğu ve bir araya
getirip kaynaştırdığı ilkelerle ülke karanlıklardan aydınlığa
taşınmış ve müreffeh Türkiye’nin temelleri atılmıştır. İçindeki
coşkun vatan sevgisi ve her zaman yokluk içinde dahi başarıyı
hedefleyen "Kuva-i Milliye Ruhu" ülkeye önce askeri sonra
da sosyal ve ekonomik alanlarda birçok zaferler kazandırmıştır.
Atatürk, ülke sorunlarını çözerken daima aklın ve ilmin gereklerine
göre hareket etmiştir. Olayları geniş ve detaylı düşünmüş,
basit hedefler peşinde değil, gelecek nesilleri bile rahat
ve huzur içinde yaşatacak köklü çözümler peşinde olmuştur.
Her zaman vatanın ve milletin menfaatlerini gözetmiş, hiçbir
zaman kendi rahatı peşinde olmamıştır.
"Bugüne dek elde ettiğimiz başarı, bize ancak gelişme ve
uygarlığa bir yol açmıştır... Bize ve bizden sonra gelenlere
düşen görev, bu yol üzerinde tereddütsüz ilerlemektir" diyen
Atatürk, kendisinden sonra gelecek yeni nesillere düşünce
ve ilkeleri etrafında yürüme görevini vermiştir.
Bugün vatanın ve milletin hayrı adına yola çıkanlardan yalnızca
Atatürk’ün açtığı yolda yürüyenlerin başarıya ulaştıkları
bir gerçektir. Ülkemizin meselelerine en gerçekçi yaklaşımlar
ve üretilen en sağlıklı çözümler yine Atatürk’ün çizdiği çerçevede
şekillenmektedir.
|
Barış, ulusları refah ve saadete eriştiren
en iyi yoldur... Memleketimizi her gün daha çok kuvvetlendirek,
her alanda her türlü ihtimallere karşı koyacakbir halde
bulundurmak ve dünya olaylarının bütün safhalarını büyük
bir uyanıklık içinde izlemek, barışsever siyasetimizin
dayanacağı esasların başlangıcıdır...
|
 |
Öyle ise, Atatürk’ü ve Atatürkçülüğü sadece geçmişte yaşanmış
parlak bir olay olarak düşünmek, birtakım süslü sözlerle övmek
hem yetersiz hem de çok yanlıştır. Burada önemli olan Türk
Milleti’nin her alanda modernleşmesinin reçetesini içeren
Atatürkçülüğün pratik hayata geçirilmesidir.
Ülkemiz artık yeni bir yüzyıla hazırlanıyor. Hedefimiz ulusça
belli: dünya üzerinde en gelişmiş ve çağdaş devletler içinde
hak ettiğimiz yeri almak. Türkiye bunu başaracak güce, akla
ve kaynağa fazlasıyla sahip. Yapılması gereken tek şey, Atatürk’ün
yıllar önce ortaya koyduğu ilke ve düşüncelerle yokluktan
ortaya çıkardığı modern Türk Devleti’ni, yine aynı ilke ve
düşüncelere çok daha kuvvetle sarılıp büyük bir hızla çağımızın
ötesine taşımak. Türkiye bunu Atatürk ile zamanında başarmış
ve adeta bir Türk Rönesansı yaşamıştır. Bugün de O’nun ilke
ve düşüncelerine sadık kalacak samimi Atatürkçülerle bu başarının
çok daha fazlasını gösterebileceğine inancımız tamdır.
ATATÜRK'ÜN BAĞIMSIZLIK TUTKUSU
Atatürk’ün ve Atatürkçülüğün önemini kavrayabilmek ve samimi
bir Atatürkçü olabilmek için herşeyden önce O’nun hayatını
incelemek, neler yaptığını, neyi hangi düşünce ve ruh hali
içerisinde gerçekleştirdiğini iyi analiz etmek gerekir.
O’nun düşünce ve devrimlerinin temelini araştırdığımızda
bunun ilk olarak "tam bağımsızlık ve özgürlük" ilkesine dayandığı
hemen göze çarpmaktadır.
Mustafa Kemal daha henüz öğrencilik yıllarında bağımsız bir
millet olmadan çağdaş bir devletin kurulamayacağını anlamış
ve özgürlüğün olmadığı ortamda yaşamaktansa her türlü tehlikeye
göğüs gererek bağımsız bir millet için savaşmayı göze almıştır.
Bu nedenle vatan topraklarını işgal etmek isteyen güçlere
karşı amansız bir mücadele vermiş, hiçbir zaman Türk Milleti'nin
iradesini bağlayacak yönetim şekillerine razı olmamıştır.
Başka ülkelerin boyunduruğu altına girmiş bir milletin zamanla
tarihten silineceğini bilerek, "Ben yaşayabilmek için mutlaka
müstakil bir milletin evladı kalmalıyım. Milli istiklal bence
bir hayat meselesidir" demiştir.
Askerlik yıllarında Suriye’de görevli iken gizlice geldiği
Selanik’te, Askeri Rüştiye öğretmenlerinden Hakkı Baha (Pars)’ın
evinde arkadaşlarıyla yaptığı bir toplantıda şunları söylemiştir:
"...Millet zulüm ve istibdat altında mahvoluyor. Hürriyet
olmayan bir memlekette ölüm ve izmihlal vardır. Her terakkinin
ve kurtuluşun anası hürriyettir."
Bu sözler daha o yıllarda Mustafa Kemal’in kurmayı tasarladığı
devleti neler üzerine inşa edeceğinin ilk işaretlerini veriyordu.
Mustafa Kemal "Ya istiklal ya ölüm" ifadesiyle hiçbir şekilde
vazgeçmeyeceğini gösterdiği bağımsızlığı öylesine içine sindirmişti
ki, "Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir" diyerek
adeta onu kendisinin bir parçası haline getirmişti.
 |
Hürriyet olmayan bir memlekette
ölüm ve izmihlal vardır. Her terakkinin ve kurtuluşun
anası hürriyettir. |
Atatürk’ün bağımsızlık anlayışı sadece siyasi yönden bağımsızlığı
değil aynı zamanda askeri, ekonomik ve kültürel bağımsızlığı
da içine almıştır. O, tam bağımsızlıkla, kendi kendine yetebilen,
savunmasından teknolojisine, tarımından ekonomisine kadar
her alanda dışarıya muhtaç olmadan, hiçbir ödün vermek zorunda
kalmadan ayakta durabilen bir yapıyı kastetmiş ve şöyle demiştir:
"İstiklal-i tam denildiği zaman, bittabi siyasi, mali, iktisadi,
adli, askeri, harsi ve ila ahiri her hususta istiklal-i tam
ve serbest-i tam demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde
istiklalden mahrumiyet, millet ve memleketin, manayı hakikisiyle
istiklalinden mahrumiyet demektir."
Yüksek dehasıyla gelecekte sadece siyasi yönden bağımsız
olmanın yeterli olamayacağını anlayan Ulu Önderimiz, türlü
imkansızlıklara rağmen ülkemizin ekonomik yönden de bağımsızlığını
sağlayacak sanayi hamlelerini başlatmış ve milletimizi ortak
bir kültür potasında eritip kaynaştırmak için milli bir kimlik
oluşturma gayretlerini göstermiştir.
Atatürk’ün tam bağımsızlık anlayışının ne kadar isabetli
olduğunu bugün yaşadığımız dünyaya baktığımızda hemen gözlemleyebiliyoruz.
Artık ülkeler güçlerini savaş yoluyla başka devletlerin topraklarını
işgal ederek değil, uyguladıkları ekonomik ve kültürel politikalarla
ortaya koymakta ve bu şekilde milletlerin bağımsızlığını tehdit
eder hale gelmektedirler.
Ülkemizin böyle bir tehlikeden korunması, ancak Atatürk’ün
yıllar önce ortaya koyduğu tam bağımsızlık anlayışını yürekten
benimsemesi ve onun yaptığı ve gösterdiği gerekleri kararlı
şekilde uygulamasıyla mümkün olacaktır.
Bağımsızlık gibi barış da Atatürk'ün kişiliğinin önemli bir
parçasıydı. Atatürk dünya tarihinin gelmiş geçmiş en büyük
askerlerinden biridir. Yaşamının büyük bir kısmını cephelerde
geçirmiş, bir askerin sahip olabileceği en yüksek mevkide
bulunmuş, en ağır sorumlulukları almıştır. Ancak bu büyük
asker aynı zamanda barışın önemini herkesten daha iyi bilmektedir.
Nitekim "Yurtta sulh, cihanda sulh" sözleri onun barışı yalnızca
Türk Milleti'nin refahı için değil, bütün dünya milletlerinin
refahı ve huzuru için en önemli etken olarak gördüğünü ortaya
koymaktadır. Atatürk barışı, refaha ve saadete götüren yol
olarak isimlendirmektedir:
"Barış, ulusları refah ve saadete eriştiren en iyi yoldur…
Memleketimizi her gün daha çok kuvvetlendirmek, her alanda
her türlü ihtimallere karşı koyacak bir halde bulundurmak
ve dünya olaylarının bütün safhalarını büyük bir uyanıklık
içinde izlemek, barışsever siyasetimizin dayanacağı esasların
başlangıcıdır. " (Atatürk'ün Söylev ve Demeçler, c.1,
s.412)
KARARKLI VE ÇEVRESİNE MORAL AŞILAYAN LİDER
Atatürk en zor anlarda dahi kararlılığından ve inancından
hiçbir şey yitirmez ve sürekli çevresine moral aşılardı. Bunun
en önemli örneklerinden biri Samsun’a ayak bastıktan sonra,
Erzurum Kongresi’ne kadar olan dönemde görülmüştür. Halkın
ve idarecilerin büyük bir umutsuzluğa kapıldıkları anda, O’nun
kararlılığı ve davasına olan inancı başarıya giden yolda tek
ışık olmuştu. Mustafa Kemal Paşa bu zorlu dönemde bir yandan
kumandanlarla temas kuruyor, onlarla yapılacak savunma için
fikir ve karar birliği sağlamaya çalışıyordu. Öte yandan belki
de en zor görevi başarmaya gayret ediyor, yorgun ve perişan
durumda olan halkın moralini ve güvenini kuvvetlendirmeye
çalıyordu. Özellikle Erzurum Kongresi öncesindeki çalışmaları
bu konuda sağlam temeller atmasını sağladı ve çevresine, çalışma
arkadaşlarına ve halka moral aşılamayı başardı.
Nitekim Atatürk’ün silah arkadaşı İsmet İnönü Paşa, İkinci
İnönü Zaferi'nden sonra, kendisini kazandığı zaferden dolayı
tebrik eden Mustafa Kemal Paşa’ya cevaben bir mektup yazmıştır.
Bu mektupta elde edilen zaferin arkasındaki esas gücün, Atatürk’ün
ruhundaki ateş olduğunu, bu ateşte milletin maddi ve manevi
bütün kabiliyet ve kuvvetlerinin toplandığını şu satırlarla
ifade etmiştir:
"TBMM Reisi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine: Zulüm ve
istibdat dünyasının en zalimane hücumlarına karşı yalnız ve
şaşkın kalan milletimizin maddi ve manevi bütün kabiliyet
ve kuvvetlerini ruhundaki ateşle toplayan ve harekete getiren
Büyük Millet Meclisi’nin Reisi Mustafa Kemal Paşa!. Kahraman
askerlerimiz; Subay ve erlerimizle Avcı hatlarında omuz omuza
vuruşan Tümen ve Kolordu Komutanları adına takdir ve tebriklerinize
Kemali Fahr ile arzı şükran ederim."
Atatürk’ün kararlılığının bir başka örneği Sakarya Meydan
Savaşı'ndan önce yaşanan gelişmelerde görülmüştür. Bu gelişmeler
Atatürk’ün zamanın ötesinde bir dehaya sahip olduğunu, mevcut
şartları analiz etme gücünü ve milletine olan sarsılmaz inancını
da bir kez daha ortaya koymuştur.
Sakarya Meydan Savaşı'ndan önce söz konusu olaylar şöyle
gelişmiştir: 1920 senesinin Temmuz ayında Yunan İşgal Kuvvetleri
Geyve Boğazı’ndan Afyon’a kadar uzanan hat boyunca mevzilenmiş
Türk ordusuna karşı büyük bir taaruza girişirler. Mustafa
Kemal düşmana karşı daha elverişli şartlarda savaşmak için
orduya Sakarya’nın doğusuna çekilme emri verir. Bu taktik
çekilmesi ve Yunan ordusunun ilerlemeleri bütün yurtta ve
TBMM’de büyük heyecan uyandırmıştır. Harp sanatından anlamayan
ve Atatürk’ün askeri dehasını hakkıyla takdir edemeyenler
bu çekilişi büyük bir yenilgi sanmışlardır. TBMM’de tartışmalar
ve hiddet son dereceyi bulmuştu ki, Mustafa Kemal’in inanç
ve kararlılığı bu tartışmalara son noktayı koydu. Bir genelgeyle
halkın ve mebusların moralleri düzeltildi ve kendilerine olan
güvenleri tazelendi. Atatürk’ün aşıladığı bu inanç ve güven
duygusu kısa bir süre sonra büyük bir zafere vesile olacaktı.
Söz konusu genelge şöyleydi:
"Düşmanın ilerlemesi ihtimaline karşı halkın, kesinlikle
tereddüt ve kuşku duymasına yer yoktur. Düşmanın Anadolu ve
içlerine doğru uzanmak isteyen kolları mezarlarına yaklaşıyor;
bu yeni sefer, düşmanın ölüm yolculuğudur. Tanrı'nın yardımı,
yakın olaylar bu sonucu gösterecektir."
Sakarya Meydan Savaşı öncesinde Büyük Millet Meclisi, Mustafa
Kemal’in ordunun başına geçmesini istedi. Çünkü milletin ve
Meclis’in umudu O’nun şahsında bütünleşmişti. Sonuçta 5 Ağustos
1921 tarihli bir kanun ile Meclis bütün yetkilerini Mustafa
Kemal’e devretti ve O’na başkomutanlık sıfatı verdi. Böylece
Erzurum Kongresi sırasında bütün sıfat ve memuriyetlerinden
çekilmiş olan Mustafa Kemal Paşa, ulusal iradeyle ve Meclis
Reisi olarak askerlikteki en sorumlu fakat en şerefli göreve,
Başkomutanlığa yükselmiş bulunuyordu.
Osmanlı Devleti'nde, Başkumandanlık daima padişaha ait olmuş ve ordular
Başkomutan vekilleri tarafından sevk ve idare edilmiştir.
Mustafa Kemal ise bir milli kahraman olarak Türk tarihi boyunca
milli iradeye dayanarak başkomutanlık makamına geçen ilk Türk
komutandır.
Mustafa Kemal bu şerefli makam ile aziz Türk ordusunun başına
geçti ve 22 gün 22 gece süren Sakarya Meydan Muharebesi boyunca
orduyu yönetti.
Savaş sırasında atından düşen ve kaburga kemiği kırılan Mustafa
Kemal, yaralı olarak sedye üzerinden harekatı idare etti.
Bu büyük kumandanın cesareti, fedakarlığı ve inancı askerlere
moral aşıladı. Bu durum, komutası altındaki kahraman askerlerin
kendisine duydukları güvenle birleşince, o zaman için hiç
kimsenin ihtimal vermediği bir mucize gerçekleşti. Sayı, mühimmat
ve imkan olarak çok eksik bırakılmış Türk ordusu, Batı’nın
bütün imkanlarını arkasına almış Yunan ordusunu hezimete uğrattı.
Atatürk’ün kararlı ve önder kişiliğinin insanlar üzerinde
yarattığı etki Kurtuluş Savaşı'nın kazanılmasından yıllar
sonra dahi birçok yabancı gazeteci ve devlet adamını kendisine
hayran bırakmıştır. Bu gazeteci ve devlet adamlarından bazıları
Atatürk hakkında şunları söylemişlerdir:
Fransız Gazeteci Madam Golis;
"Ani olarak fosfor gibi ışıldayan yine birdenbire kendi
içinde dönen garip bakışları vardı. Kuvvetli kişiliği, herşeyi
kavramadaki süratle, el hareketleriyle, kendini belli ediyor.
Mustafa Kemal, gerçekten genç temiz, candan inanmış, ulusunu
yönetmek için doğmuş bir insandır." (Atatürk Bir Çağ’ın
Açılışı, Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak, s. 333)
İngiliz Yazar Ravlinson;
"Kuvvetli karakterli ve dünya ulusları arasında kendi
ulusunu, haklı gururu üzerine kesin görüşlü bir adam olarak
hiçbir zaman kişisel ün peşinde koşmadı. Yurdunun çıkarlarını
herşeyin üstünde tutan ve milleti için her faydalı sonuca
ulaşmaya çalışan bu zat gücünü damarlarına işleyen görev duygusundan
alıyor." (Atatürk Bir Çağ’ın Açılışı, Ord. Prof. Dr. Sadi
Irmak, 333)
İtalyan Bakan Soforça;
"Hayatının sonuna kadar ulusunun mutlak güveniyle kurduğu
devletin başında kalan muzaffer kumandanın kişiliği, eşi görülmemiş
bir karakter örneğidir." (Atatürk Bir Çağ’ın Açılışı,
Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak, 334)
İngiliz Elçisi Persi Loren;
"Görüşü o kadar keskin ve sıhhatli idi ki, olayların gidişi
halkın duyguları ve Türkiye’nin iş ilişkilerinden sezişleri
şaşılacak bir şekilde doğru çıkardı." (Atatürk Bir Çağ’ın
Açılışı, Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak, 334)
TEVAZU SAHİBİ BİR DEHA
Mustafa Kemal’in en büyük özelliklerinden biri de yaşadığı
çağın çok ötesinde bir dehaya ve kahramanlıklarla dolu bir
yaşama sahip olmasına rağmen, son derece tevazulu ve alçak
gönüllü gerçek bir beyefendi olmasıydı. Yaşamının her anında,
dünya milletlerini şaşkınlığa uğratan ve mucize olarak adlandırılan
zaferler kazandıktan sonra dahi, bu başarıdaki en büyük kişisel
pay kendisine ait olmasına rağmen, başarıyı ve yapılan övgüleri
hiçbir zaman üstlenmemiş ve hep çevresindeki silah arkadaşlarına,
aziz Türk ordusu ve Türk Milleti'ne mal etmiştir.
Atatürk’ün tevazusunu ortaya koyan belgelerde şahsının bir
başka özelliği de ön plana çıkmaktadır. Bu özellik söylemek
istediği sözü en çarpıcı kelimelerle, en güzel manayı oluşturacak
şekilde anlatmadaki ustalığıdır. Atatürk, karşısındaki insanı
hep en yüksek şekilde onore etmiş ve bunu yaparken söz söyleme
sanatındaki ustalığını kullanmıştır.
Alçakgönüllüğü, hitabetteki ustalığı ve bu ustalığı insanları
en olumlu etkileyecek şekilde kullanması, dünya tarihinde
çok az büyük insanda görülen gerçek bir beyefendilik özelliğidir.
Örneğin Birinci İnönü Zaferi’nden sonra silah arkadaşı İsmet
Paşa’ya yazdığı teşekkür mektubunda bu özelliğini açık bir
şekilde ortaya koymuştur;
"İnönü Muharebe Meydanı'nda, Metris Tepe’de Batı Cephesi
Komutanı ve Genelkurmay Başkanı General İsmet’e: Dünya tarihinde
sizin İnönü Meydan Muharebeleri'nde üzerine aldığınız görev
kadar ağır bir görev kabul etmiş komutanlar azdır.
Düşmanın çılgın istilası, azim ve hamiyetinizin kayalarına
başını çarparak paramparça oldu. Namınızı, tarihin şeref sahifelerine
kaydeden ve bütün milleti hakkınızda sonsuz minnet ve şükrana
sevk eden büyük gaza ve zaferinizi tebrik ederken üstünde
durduğunuz tepenin, size binlerce düşman ölüleriyle dolu bir
şeref meydanını seyrettirdiği kadar, Milletimiz ve kendiniz
için parlak yükselme ile dolu bir gelecek ufkuna da baktığını
ve egemen olduğunu söylemek isterim."
Ancak Atatürk’ün vurgulamakta ve yüceltmekte en hassas olduğu
konu Yüce Türk Milleti’nin fedakarlığı, cesareti ve Kurtuluş
Savaşı’nda gösterdiği özveri oldu. Nitekim kazanılan eşsiz
zaferin mimarı Mustafa Kemal, bu zaferin Anadolu halkının
eseri olduğunu her fırsatta en güzel şekilde dile getirdi:
"Düşünmediler ki Türkler’in vatan sevgisiyle dolu olan
göğüsleri kendilerinin mel’un ihtiraslarına karşı daima demirden
bir duvar gibi yükselecektir. Nitekim milletimiz düşmanın
hazırlıklarına karşılık için, hiçbir fedakarlıktan çekinmedi.
Ordumuzu takviye para, insan, silah, hayvan, araba velhasıl
her ne lazımsa seve seve verdi. Avrupa’nın en mükemmel araçlarıyla
donatılan Konstantin ordusundan, ordumuzun donatım itibariyle
de geri kalmaması ve hatta ona üstün gelmesi gibi inanılmaz
mucizeyi Anadolu halkının fedakarlığına borçluyuz." (TBMM
Tutanakları, c. 12, s. 210)
Atatürk aynı alçakgönüllüğü 30 Ağustos Zaferi'nden sonra
da göstermiş ve kazanılan bu büyük zaferin arkasında Türk
ordusunun komuta heyetinin ve Türk subaylarının bulunduğunu
belirtmiş ve büyük zaferi Türk Milleti’nin bir anıtı olarak
ifade etmiştir. Eşsiz deha sahibi bu Büyük Kumandan için övünülecek
tek özellik, Türk miletinin bir evladı olmak ve bu milletin
ordusunda Başkumandan olarak hizmet etmekten başka bir şey
değildi:
"Her safhasıyla düşünülmüş, hazırlanmış, idare edilmiş
ve zaferle sonuçlandırılmış olan bu muharebe; Türk ordusunun,
Türk subaylarının ve komuta heyetinin yüksek kudret ve kahramanlığını
tarihte bir daha tesbit eden çok büyük bir eserdir. Bu e-ser,
Türk Milleti'nin ölmez bir anıtıdır. Bu eseri meydana getiren
bir milletin evladı, bir ordunun başkomutanı olduğum için,
sonsuza dek mesut ve bahtiyarım."
Atatürk’ün sözlerinde dikkat edilmesi gereken önemli bir
nokta da, sözlerinde Türk Milleti’nin ve Türk ordusunun bir
bütün olarak işlenmesi ve millet ve ordusu arasındaki bağ
ve yardımlaşmadan bahsetmesidir. Bu bağ yalnızca Kurtuluş
Savaşı’nda görülmemiş, Türk Ordusu tarihinde ve Cumhuriyet
sonrasındaki her dönemde de görülmüştür. Günümüzde de Türk
Halkı’nın Kahraman Ordusu’na karşı gösterdiği hassasiyetin
ve her Türk vatandaşının kalbinde Türk ordusunun özel bir
yeri olmasının sebebi, tarih boyu süregelen ve Atatürk’ün
de sözlerinde altını çizmiş olduğu bu kopmaz bağdır.
Atatürk Kurtuluş Savaşı sonrasında hükümdar, diktatör, halife
ve daha birçok şeyler olabilirdi, fakat büyük adam olabilmek
için onun parlak ünvanlara ihtiyacı yoktu. Hazırladığı ve
kendi ölçüsüne göre kurduğu bir Cumhuriyet’in başkanı olduktan
sonra, çizdiği medeniyet yolunda yürümeye başladı. Kendisi
şüphesiz tahta çıkabilirdi. Fakat basireti buna mani oldu.
Kibirsizdi, gösterişi sevmez, öğünmesini bilmezdi. Hergün
biraz daha filozoflaşmış, halk arasında kıymeti artmıştır.
(Atatürk Yolu, Otomarsan Kültür Yayını, s.115)
Bu büyük insanın sahip olduğu tevazu, yakın çevresi ve diğer
insanlarla birebir ilişkilerinde daha da net bir şekilde ortaya
çıkıyordu. Cumhuriyet dönemi ressamlarından İbrahim Çallı’nın
Atatürk’le yapmış olduğu sohbet bu tevazunun açık bir örneği
olmuştur.
İbrahim Çallı’nın o gün yaşadığı izlenimleri Hasan Cemil
Çanbel şöyle anlatıyor:
Çallı - "Büyük reisimiz, beni huzurunuza kabul buyurdunuz.
Ve beni konuşturdunuz, siz ne büyüksünüz ki, bizi dinliyorsunuz."
Atatürk - "Ben sizi dinlerim, sizin konuşmak ne kadar
hakkınızsa, benim de bu büyük millete söylemek, kendimi ona
dinletmek hakkımdır."
Çallı - " Size malik olmak, bu güzel talih Türk Milleti'ne
nasib oldu."
Atatürk - " Aynı milletin çocuklarının beraber bulunarak
birbirini tanımaları, sevmeleri ve yüksek hislerle aynen tabi
olmaları güzel bir şeydir. Eğer siz güzel sanatlar mensubu
olarak bunu tesbit ederseniz bütün millete ve bütün insanlığa
hizmet etmiş olursunuz."
Çallı - "Büyük Reisi Cumhur..."
Atatürk - "Hayır ben bu akşam sizinle Cumhurbaşkanı olarak
değil, bir vatandaş olarak konuşuyorum. Bu memlekette ve her
memlekette, daima bir cumhurbaşkanı vardır. Ben sizinle şimdi
konuşurken bir vatandaş sıfatını düşünüyorum."
Çallı - "Siz bu milleti kurtardınız."
Atatürk - "Bu bahsi burada bırak, şimdi Gazi Mustafa Kemal
yok, sizinle eşit koşullar altında konuşabilirim."
"Sözleriniz güzel ama bitti, yalnız sen mi söyleyeceksin.
Sanatçılar sanırlar ki yalnız kendileri heyecanlanırlar. Etraflarındaki
insanların kendilerinden ziyade heyecanlandıklarını unuturlar."
Çallı- "Büyük Paşam, bir eserim var, Fındıklı Sarayı'nda
duruyor."
Atatürk- "Fındıklı Sarayı neresi? Ben saraylardan hoşlanmam.
Devlet Başkanı olmak mecburiyetinde, İstanbul’a gittiğimde
Dolmabahçe denen soğuk bir yerde oturuyorum. Ve ben orada
rahatsız oturuyorum. Bir evde otursam daha rahat ederim."
(Atatürk Bir Çağ’ın Açılışı, Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak, s.
349)
Atatürk bütün yaşamını cephelerde mücadele etmekle geçirmiş,
bir ülkenin Kurtuluş Savaşına tek başına yön vermiş, o güne
kadar hiçbir Türk’e nasip olmayan yetki ve sorumlulukla Türk
ordusunun başına geçmiş ve büyük bir zafere imza atmış eşsiz
bir devlet adamıdır. Ancak bu muhteşem ve kahramanlıklarla
dolu tarihe sahip olan insan, günlük yaşamında gösterişten
uzak sakin bir yaşam sürmeyi tercih etmiştir. Atatürk’ün Kurtuluş
Savaşı'ndan sonraki yıllardaki yaşamı onun bu özelliğini göstermektedir.
Atatürk Ankara’da bulunduğu zamanlarını Marmara Köşkü’nde
geçirir, öğle yemeklerini orada yer, sıradan bir vatandaş
gibi çiftlikle meşgul olur, bazen sohbet etmek için yakın
arkadaşlarına uğrardı.
Atatürk, İstanbul’da iken motorla boğaz gezintisinden, Anadolu
sahilini takiben Ada’ya gitmekten hoşlanırdı. En büyük zevki
milletin arasına karışarak, onların eğlencesine iştirak etmekti.
Herkes bilirdi ki Ata’nın en mutlu olduğu dakikalar milletiyle
beraber olduğu anlardı.
|