|
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin
Nitelikleri
Bir önceki bölümde açıkladığımız noktalar, bir milletin neden
güçlü bir devlete ihtiyaç duyduğu sorusunun cevabıydı. Ancak
elbette devlet sisteminin güçlü olması gerektiğini belirtmek
yeterli değildir, bunun kadar önemli bir başka konu ise devletin
nitelikleridir.
Çünkü dünyada farklı devlet sistemleri vardır. Bir önceki
bölümde sözünü ettiğimiz görevleri ifa eden, yani milletine
güvenlik, huzur ve refah sağlayan devletler olduğu gibi, milletlerini
ezen, bireylerin temel hak ve özgürlüklerini açıkça ihlal
eden devletler de vardır.
Stalin dönemindeki halkın perişanlığı...
Finli siviller 1940 başlarında Sovyet hava saldırısından
kaçmak için ormana kaçtı ve üç aydan fazla bir süre
boyunca Kızıl Ordu'ya karşı bu zor şartlarda direndiler.
|
Bu ikinci grup devletler, siyaset biliminde "otoriter
rejim", ya da daha da ileri aşamada "totaliter rejim"
olarak bilinen rejimlere sahiptir. Totaliter devletler, topluma
ve bireylere hemen hiçbir özgürlük tanımaz, tüm toplumu belirli
bir ideoloji doğrultusunda yönlendirir, kullanır ve bunun
için de baskıcı yöntemler devreye sokar. Totaliter rejimlerin
20. yüzyıldaki en açık iki örneği, Nazi Almanyası ve Sovyetler
Birliği'dir. Her iki ülkede de devlet, belirli bir ideoloji
(Nazi Almanyası'nda ırkçılık, Sovyetler Birliği'nde ise komünizm)
adına, toplum üzerinde büyük bir baskı uygulamıştır. Muhalifler
acımasızca ortadan kaldırılmış, tüm toplum adeta bir "korku
rejimi" ile yönetilmiştir. Sovyetler Birliği'nde sadece
Stalin döneminde 20 milyon insanın devletin izlediği politikalar
sonucu öldürüldüğü hesaplanmaktadır.
Otoriter rejimler ise, "beyin yıkama" güçleri daha
zayıf olan, ancak yine baskı ve şiddet yöntemleri uygulayarak
toplumu dize getirmeye çalışan despot rejimlerdir. Başta Afrika
olmak üzere Üçüncü Dünya'daki küçük diktatörlükler ya da Soğuk
Savaş dönemindeki Doğu Bloku ülkeleri otoriter rejimlerin
birer örneğidir. Bu ülkelerde geçerli olan sistem, milletin
taleplerinin hiçe sayıldığı, bütün siyasi gücün bir partiye
ya da diktatöre devredildiği bir sistemdir.
Siyasi gücün millete ait olduğu sistemler ise demokrasilerdir.
  
Yukarıdakiler, komünizmininsanlara
yaşattığı zulmün resimleridir. Rusya bu duruma çok yerinde
bir örnektir. Zaman zaman bu ülkenin insanları, bir
tek ekmek alabilmelerini bile zafer olarak değerlendirmektedirler.
|
Demokrasi "halk yönetimi" anlamına gelir ve siyasi
iradenin temel olarak halka ait olduğu bir siyasi sistemi
ifade eder. Demokrasilerde ülkeyi yönetme ve yasa yapma yetkisi
bir partiye, zümreye ya da diktatöre değil, halkın tümüne
aittir. Halk bu yetkisini serbest seçimler yoluyla başa getirdiği
siyasetçiler eliyle kullanır. Ülkeyi yönetenler ve yasaları
yapanlar, halkın onayını almak zorundadır. Halk onay verdiğinde
iş başına gelirler. İş başından uzaklaştırılmaları da yine
halkın iradesiyle, yani bu iradenin temsil edildiği serbest
seçimlerle olur.
Demokratik ülkelerde devlet, bir önceki bölümde ele aldığımız
gibi, milletin güvenlik, huzur ve refahını sağlama amacını
güder. Devletin yönetimi bir zümreye, mezhebe ya da kişiye
ipoteklenmiş olmadığı için, devlet tüm milletin genel menfaatlerini
gözetir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, işte bu sıfatlara haiz bir demokratik
devlettir.
Anayasamız'da Türkiye Cumhuriyeti'nin temel nitelikleri sayılır.
Bu değiştirilemez nitelikler, Türkiye Cumhuriyeti'nin laik
ve sosyal bir hukuk devleti olduğunu hükme bağlar. Bunlar
son derece önemli niteliklerdir ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin,
Türk Milleti'nin menfaatlerini en iyi şekilde gözetecek bir
yapıya sahip olduğunun göstergesidir. Şimdi bunları sırasıyla
ele alalım.
DEVLETİMİZİN DEĞİŞMEZ ÜNİTER YAPISI
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, üniter bir devlettir; yani kendi
bünyesinde farklı kanunların geçerli olduğu farklı yönetim
bölgeleri yoktur. "Federatif" yapılar yoktur. Türkiye
Büyük Millet Meclisi'nin yetkisi tüm Türkiye topraklarını
kapsar ve her Türk vatandaşı bu topraklar üzerinde eşit muamele
görür. Söz kousu üniter devlet yapısı, Türkiye'nin bölünmez
bütünlüğünün ve iç huzurunun en büyük teminatıdır.
Üniter devlet yapımızın temelinde, Anayasamız'da yer alan
milliyetçilik ilkesi vardır. Cumhuriyetimiz'i kuran Büyük
Önder Atatürk'ün tanımladığı ve bu nedenle de "Atatürk
milliyetçiliği" olarak anılan bu milliyetçilik anlayışının
en önemli özelliği, kültür temeline dayanmasıdır. Etnik kökeni,
dini, dili her ne olursa olsun, kendisini "Türk"
olarak tanımlayan herkes Türkiye Cumhuriyeti'nin vatandaşı
sayılır. Türk kültürünü paylaşan, kendisini Türk Milleti'nin
bir ferdi addeden herkes, kökeni ne olursa olsun, Türk'tür
ve Türkiye vatandaşıdır.
Atatürk'ün ünlü "Ne mutlu Türk'üm diyene" sözüyle
özetlediği bu milliyetçilik tanımı, son derece akılcı ve isabetli
bir tanımdır. Çünkü bilindiği gibi Türkiye Cumhuriyeti, farklı
etnik grupların birarada yaşadıkları Osmanlı İmparatorluğu'nun
mirasçısı olarak kuruldu. Osmanlı'nın asli unsuru her zaman
için Türkler olmuştu, hatta bu nedenle Avrupalılar "Osmanlı"
demektense "Türk" demeyi tercih etmişlerdi. Ancak
bu İmparatorluk içinde, Arap, Boşnak, Arnavut, Çerkez, Kürt,
Rum, Ermeni, Yahudi gibi farklı etnik gruplar da yaşıyordu.
İmparatorluğun son dönemlerinde önce gayri-müslim azınlıklar,
sonra da Araplar Osmanlı'dan ayrılarak kendi yollarını çizdiler.
Türkiye, Misak-ı Milli sınırları içinde kalan ve başta Türkler
olmak üzere diğer bazı Müslüman etnik gruplardan oluşan bir
ülke olarak kuruldu. Atatürk, yeni bölünme ve parçalanmalara
imkan tanımamak için, bu topraklar üzerinde yaşayan herkesin
Türk Milleti'nin bir parçası olduğunu, hiç kimsenin azınlık
ya da "ikinci sınıf vatandaş" sayılamayacağını kabul
ve ilan etti.
Türkiye'nin üniter devlet yapısı, işte bu milli temel üzerine
kuruludur. Türkiye sınırları içinde, ana dili Türkçe olmayan,
farklı bir etnik kökenden gelen gruplar bulunabilir, ancak
bu vatandaşlarımız da Türk Milleti'nin birer parçasıdırlar.
Türkiye'nin her yerinde ve herkes için geçerli olan kanunlar
onlar için de geçerlidir. Türkiye'nin her yerinde ve herkes
için geçerli olan temel hak ve özgürlüklere onlar da sahiptir.
Yakın geçmişte Türkiye'nin bu üniter yapısını değiştirmeyi
ve federatif bir devlet modeli kurmayı önerenler olmuştur.
Bu nedenle belirtmek gerekir ki, federasyon kavramı Türkiye
için hem son derece gereksiz hem de son derece zararlı bir
kavramdır. Federasyon, birbirinden farklı milletlerin aynı
devlet içinde yaşadığı durumlarda söz kousudur. Oysa Türkiye'de
tek bir millet vardır. Eğer etnik köken bir ayrılık nedeni
sayılır ve federasyona gerekçe olarak kabul edilirse, o zaman
nerede biteceği belli olmayan bir bölünme süreci başlar. Bu
sürecin büyük huzursuzluklar, göçler, toplumsal gerilimler
yaratacağı ise açıktır.
Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti'nin üniter yapısına sahip
çıkmak, bu topraklar üzerinde yaşayan herkesin menfaatinedir
ve bu yüzden de milli bir görevdir. Üniter yapıyı hedef alan
cereyanlar, bilerek ya da bilmeyerek, Türkiye'yi zayıflatmak
isteyen dış güçlere hizmet etmiş olurlar.
Türkiye, Anayasamız'da belirtildiği üzere laik bir devlettir.
Laiklik tarihte ve günümüzde zaman zaman yanlış anlaşılmış
ve yanlış uygulanmış bir ilkedir. Bu nedenle bu ilkeyi ve
sonuçlarını detaylı olarak incelemekte yarar vardır.
Öncelikle belirtmek gerekir ki, laiklik ilkesinin temel amacı,
gerçekte inancı özgürleştirmektir. Laiklik, Devletimiz'in
vatandaşlarını bir dini benimseme, bu dinin gereklerini yerine
getirme ya da getirmeme konusunda kendi vicdanları ile başbaşa
bırakmak ve onlara özgür bir seçim yapma şansı vermektedir.
Devlet belirli bir dine ya da mezhebe imtiyaz tanımadığı için,
herkes sahip olduğu inanca göre yaşama imkanı elde etmektedir.
Dikkat edilirse aslında Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin sahip
olduğu bu laiklik modeli, İslam dininin özüne de son derece
uygundur. Çünkü İslam, inanç için özgür iradeyi ve vicdani
bir kabulü şart koşar. Bir insanın İslam'ı din olarak benimsemesi
tamamen kendi özgür iradesi ile olmalıdır. İslam'ı kabul ettikten
sonra da, Kuran'da emredilen ibadetleri uygulaması ya da men
edilen yasaklardan (hırsızlık, cinayet gibi toplumsal bir
suç oluşturmuyorsa) sakınması tamamen kendi vicdanıyla olmalıdır.
Elbette Müslümanlar birbirlerini Kuran'da anlatılan ahlaki
vasıfların uygulanması için uyarabilir, teşvik edebilirler.
Ama asla bu konuda bir zorlama yapılamaz. Ya da dünyevi bir
imtiyaz tanınarak, kişi dini uygulamaya yönlendirilemez.
Bunun aksi bir devlet modeli varsayalım. Örneğin insanların
zorunlu olarak Müslüman, ya da Hıristiyan yapıldığı bir ülkeyi
düşünelim. Dahası bu dinlere inanan kişilerin, dinlerin kurallarına
göre yaşamaları için de zorlandıklarını farzedelim. Diyelim
ki söz konusu devlet modeli, toplumdaki insanları namaz kılmaları
ya da kiliseye gitmeleri için özel polis güçleriyle, inzibat
kuvvetleriyle zorlasın. Ya da biraz daha "ılımlı"
bir yöntem benimseyip, namaz kılanlara ya da kiliseye gidenlere
özel bir devlet ikramiyesi versin. Böyle bir devlet laikliğe
tamamen aykırı bir devlet olacaktır. Dahası, bir o kadar da
dine aykırı olacaktır.
Bunun nedeni, zorla ya da menfaat karşılığı elde edilen bir
dini inancın ya da ibadetin, İslam'a göre hiçbir değerinin
olmayışıdır. Çünkü inanç ve ibadet, sadece Allah'a yönelik
olduğunda bir değer taşır. Eğer devlet insanları inanca ve
ibadete zorlayacak olursa, bu durumda insanlar devletten korktukları
için dindar olurlar. Din açısından makbul olan ise, vicdanların
tamamen serbest bırakıldığı bir ortamda dinin yaşanmasıdır.
Bu nedenledir ki, Devletimiz'in sahip olduğu laiklik ilkesi,
hem vicdan özgürlüğü gibi temel bir insani değere hizmet ettiği,
hem de bu değere büyük önem veren İslam diniyle uyum içinde
olduğu için, her Türkiye vatandaşının benimsemesi ve savunması
gereken bir ilkedir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bir hukuk devletidir. Bir başka
deyişle "hukukun üstünlüğü" ilkesini benimsemiştir.
Bu ilke, adalet kavramının temelini oluşturur.
Hukukun üstünlüğü, devletin içindeki tüm mekanizmaların,
önceden tespit edilmiş bazı kanun ve kurallar içinde işleyeceği
anlamına gelir. Her devlet kurumu, anayasanın ve diğer yasaların
tespit ettiği görev ve yetkilere sahiptir. Kimsenin bu görev
ve yetkileri aşma, değiştirme gibi bir gücü yoktur. Hukuk,
herkesin üstündedir ve dolayısıyla devlet "keyfi"
değildir.
Hukukun üstünlüğü ilkesinin geçerli olmadığı bir devlet modelinde
ise, devlet mekanizması tamamen keyfileşecektir. Örneğin devlet
başkanına sınırsız yetki tanındığını ve her türlü kanunun
üzerinde olma hakkı tanındığını varsayalım. (Diktatörlükler
böyledir) Bu durumda devlet mekanizmasının adaletsizliğe ve
istismara doğru kayması kaçınılmaz olacaktır. Neyin adil,
neyin doğru, neyin meşru olduğunu belirten kuralların olmadığı
veya bu kuralların dikkate alınmadığı durumda, adalet, doğruluk
ve meşruiyet de olmaz.
Bir hukuk devletinde yaşamak, tüm Türk vatandaşları için
büyük bir kazançtır. Çünkü hukuk devleti, herkesin canını,
malını, temel hak ve hürriyetlerini koruma altına alır. Hiç
kimsenin malı-mülkü zorla istimlak edilemez, hiç kimse zoraki
olarak çalıştırılamaz, haklarından mahrum bırakılamaz. Eğer
bir kimse bu haklarının çiğnendiğini, adaletsizliğe uğradığını
düşünüyorsa, bu kez ona yargı yolu açıktır. Türkiye'nin dört
bir yanındaki adli kurumlar, başta Cumhuriyet Savcıları olmak
üzere, hukuk devletindeki hakları koruma altında tutmak için
çalışmaktadır. Her dileyen, hukuk devletinin kuralları uyarınca,
tek bir dilekçe ile savcılıklara başvurabilir ve devletten
adalet talep edebilir.
Hukuku, yani kanunları ise, milletin seçmiş olduğu vekillerden
oluşan Türkiye Büyük Millet Meclisi yapar. Eğer kanunlarda
bir boşluk görülürse ya da sakınca farkedilirse, bu durumda
kanunlar değiştirilir, yenileri kabul edilir. Dolayısıyla,
bu kanunların herhangi bir şekilde milletin aleyhine işlemesi
de imkansızdır.
Görüldüğü gibi hukuk devleti sistemi, bir ülkenin vatandaşları
için olabilecek en adil, özgür ve rahat sistemdir. Dolayısıyla
her Türk vatandaşının, Türkiye Cumhuriyeti'nin bu temel niteliğine
sahip çıkması gerekir. Eğer hukuk devletinin işlemesinde aksaklık
meydana geliyorsa, herkes elbirliği ile devlete yardımcı olmalı
ve hukukun üstünlüğü ilkesini korumaya gayret etmelidir.
Sosyal Devlet
Devletimiz'in bir başka anayasal niteliği, bir "sosyal
devlet" olmasıdır. Sosyal devlet, kanunlarında ve icraatında
toplum yararını gözeten devlettir. Bu temel ilke, Cumhuriyetimiz'in
diğer temel nitelikleri ile birlikte Anayasamız'ın 2. maddesinde
şöyle açıklanır:
Madde 2.- Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma
ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk
Milliyetçiliği'ne bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere
dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir.
Sosyal devlet kavramına, Anayasa'nın 5. maddesinde de şöyle
açıklık getirilir:
Madde 5.- Devletin temel amaç ve görevleri, Türk Milleti'nin
bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti
ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur
ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini,
sosyal hukuk Devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette
sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya,
insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli
şartları hazırlamaya çalışmaktır.
Anayasamız'ın 60. ve 61. maddelerinde ise, sosyal devlet
yapısının bazı özellikleri şöyle hükme bağlanmıştır:
Madde 60.- Herkes, sosyal güvenlik hakkına sahiptir. Devlet,
bu güvenliği sağlayacak gerekli tedbirleri alır ve teşkilatı
kurar.
Madde 61.- Devlet, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleriyle,
malul ve gazileri korur ve toplumda kendilerine yaraşır bir
hayat seviyesi sağlar. Devlet, sakatların korunmalarını ve
toplum hayatına intibaklarını sağlayıcı tedbirleri alır. Yaşlılar,
Devletçe korunur. Yaşlılara Devlet yardımı ve sağlanacak diğer
haklar ve kolaylıklar kanunla düzenlenir. Devlet, korunmaya
muhtaç çocukların topluma kazandırılması için her türlü tedbiri
alır. Bu amaçlarla gerekli teşkilat ve tesisleri kurar veya
kurdurur.
Görüldüğü gibi sosyal devletin varlığı, bir toplumda gerçek
refah ve huzurun sağlanmasının temel şartlarından birini oluşturmaktadır.
Eğer Devletimiz güçlü olmazsa ve dolayısıyla sosyal devlet
işlevini gereği gibi yerine getiremezse, o zaman toplumdaki
yardıma muhtaç kimseleri, dulları, yetimleri, yaşlıları, kimsesizleri
koruyacak kurumlar da çalışmayacaktır. Toplumdaki hayırsever
insanların kendi girişimleri ile bu gibi yardıma muhtaç kimselere
zaman zaman el uzattıkları doğrudur, ancak bu gibi sivil girişimler
hiçbir zaman için yeterli ve kalıcı olmazlar.
Devletimiz, sahip olduğu sosyal devlet niteliğini hayata
geçirmek için büyük bir çaba sarfetmektedir. Çocuk Esirgeme
Kurumu'ndan Kızılay'a, Darülaceze ve benzeri kurumlardan şehit
ailelerine yönelik yardımlara kadar, pek çok alanda etkin
çalışmalar yürütülmektedir. Devletimiz sosyal devlet niteliğini
en son olarak da, 1999 yılının Ağustos ve Kasım aylarında
Marmara bölgesinde gerçekleşen iki büyük deprem felaketinden
sonra göstermiş, depremde evsiz kalan on binlerce vatandaşı
önce çadırlara yerleştirmiş, ardından prefabrik evler inşa
ederek buralarda iskan ettirmiştir. Depremde zarar gören ailelere
verilen evsizlik maaşı da yine büyük bir sosyal devlet icraatıdır.
Tüm bunlar, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin niteliklerinin
faziletlerini göstermekte ve bu niteliklerin korunmasının
Türk Milleti için ne denli zaruri olduğunu ortaya koymaktadır.
Her Türk vatandaşı, kendisinin ve sevdiklerinin mutluluk ve
refahı için, devletinin niteliklerine sahip çıkmalı ve bu
niteliklerin etkin bir biçimde hayata geçirilmesi için devlete
yardımcı olmaya çalışmalıdır.
Ayrıca belirtmek gerekir ki, devlet mekanizmalarında aksaklıklar
oluşabilir ve üstte sözünü ettiğimiz hizmetlerde pürüzler
doğabilir. Ancak bu gibi aksaklık ve pürüzlere karşı yöneltilen
eleştiriler, mutlaka yapıcı olmalıdır. Bir devlet kurumundaki
aksama ya da yanlışlar karşısında tüm devleti suçlayıcı ve
töhmet altında bırakıcı bir üslup kullanmak, son derece yanlış
olur ve hiç kimseye fayda sağlamaz. Başta medya olmak üzere,
tüm sivil kuruluşların, yaptıkları her türlü yorumda devlete
yardımcı olmaları ve var olan aksaklık ve yanlışları yapıcı
bir biçimde gidermek yönünde hareket etmeleri gerekmektedir.
|